SAKLI GÜZEL: AĞVA

“Güzelliği saklamak nazın şanındandır.”
İstanbul gibi “Dünya güzeli” bir şehrin yaşlandığını görmek; “Dünya güzellik yarışması birincisi” gibi hoyratlanmış hikayesine tanık olmak beni yoruyordu. Metropol kentlerin saldırganlığı İstanbul’u “Yüzüne kezzab dökülmüş güzel” kılıyordu. Bir tek Boğaz’da yürürken sevgilinin elini tutup yürümek hissine kapılıyordum. Ancak artık ne aşklar eski aşklardı ve ne de İstanbul eski İstanbul’du.
Peki ya ben? Ben eski ben miydim? Bu soru beni yorunca her zaman yaptığım şeyi yaptım: Etrafıma “Dünya güzeli şehrin sırdaşı vardır; hatta saklanan bir kır, yayla, nehir güzeli dostu vardır; Dünya güzelinin herkesten kaçıp sığındığı; gençlik hatıralarını destelediği bir güzel adaşı vardır; belki de birden fazla güzel saklıdır o yerde… Hadi bana verin bu sırrı ve ben gidip bu güzelin naz kıyısında yürüyeyim.” derim. Nitekim öyle yaptım. “İstanbul’un sırdaşı güzelin adını fısıldayın hayallerime..” dedim.
“Üsküdar’dan alacaklar seni; önce şehri gün batımı gibi geride bırakacaksın İstanbul’u; sonra yeşil ve mavi kanatlar takmış yoldan salınacaksın sır sultanına. Güzelin çıplak ayak bastığı toprakların kokusunu içine çekerek; onun yoluna serpilmiş güller gibi bahçeli evler sırasında selvi boylu güzelin endamı kadar gideceksin… Sana bir ara “Yaklaştık; Gözlerinizi kapatın!..” diyecekler. Heyecanlanacaksın; çünkü gözlerini açtığında karşında yem yeşil bir çift göz göreceksin!… Göz göze gelince bayılacaksın; çünkü bu gözler seni bir aşk maviliğine akan aşk denizine kavuşturacak!….” dediler.
“Abartıyorlar… Gerçi güzellik abartıldıkça aşk köpürür… sevdanın nazı hak eder bunları…” dedim içimden. Fakat “Üsküdar’dan alacaklar seni!…” sözü beni heyecanlandırdı; çünkü Üsküdar aşkın, güzelliğin, nazın, kavuşmanın, kuşların, çiçeklerin bekleme salonu gibiydi ve bu bekleme salonundan bin bir ayrı güzelliğe sizi götüren “aşk gezgini” şairlerin, sanatçıların, bilgelerin diyarıydı.
Aldılar. Aldılar beni. Biraz garipsedim sözleri, duruşları ve gülüşleri. Çünkü “Güzele talip çok; yer yok… Ayakta gitmek isterseniz; buyrun…” dediler. “Aşk cefadır; nazdır; bekletilmektir…” dedim. Öyle ya herkes güzeli görmeye gidiyordu; tabi ki “Ayakta duran Aşk” da sembolik de olsa hoştu. Hayal etmeye başladım yem yeşil gözleri…. Yol boyu hiç gözlerimi kapatmadım; hayalimi yeşillendirip durdum.

“Güzel sere serpe uyuyor.”
Gece vardım Ağva’ya. Yem yeşil gözleri göremedim; çünkü sevgilinin kapalı gözleri kadar huzurla dalmıştı. Uyansın diye başına üşüşmüş turnalar gibi kalabalıkların aktığını gördüm. Gece sanki kaşları gibi duruyordu. Dokunmak istedim… incitmeden, üzmeden; izinsiz… Sonra sakındı kalbim; rüyalarım sakındı dokunmaktan.
Yalnız bir ince sızı başladı kalbimde; çünkü yolcuların konuşmalarından hissediyordum; bu güzele hoyratça davrananlar olmuş. Sanki incinmiş, sanki gözlerine nazar değmiş; sanki izinsiz eller mahremiyetine yeltenmiş… İçimden dedim ki; “İstanbul değişmemiş sadece; İstanbul bir de güzel avcısı olmuş belli ki!…”. Sustum. Güzelin eteğinde susmak yiğitliğin şanındandır; ancak güzel isterse onu korumak için her şeyi yapa bilmekte yiğitliğin şanındandır.
Başımı kaldırdım gökyüzüne. Dolunay vardı. Işığını süzdüm; baktım inmiş güzelin yüzüne. Aydan bakılsa bir güzele sanki Ağva. “Gece kusurları örtmez sadece; gece kuytu köşelerde bekleyen hasedi, acımazsızlığı, zehirleyen dilleri de kuytular…” sözü geldi aklıma ve merak ettim: “Gün ağardığında Ağva; Gözlerini açtığında bahtına; Beni görse karşısında; Ağlar mı… Acaba Ağva “Ağlayan vadi”nin kısaltılmış ismimiydi? Çünkü iki gözünden iki çeşme akıp duran bir güzeldi.
Ağva’ya ürkek bir el gibi girdim. Güzele haber salmadım; çünkü güzellerin rüyalarında sevdiğinin gelişini bilirdim… Fakat ne zaman aynaya baksam “Güzel bana bakmaz ki!…” diye içlenirdim. Çünkü güzellerin bazıları acımasızdır; çok şey isterler; naz üstüne naz sererler; üstelik sonunda sana varmaz; ele giderler…
Dikkat çekmemek için; kimseye sormadan; Ağva’ya iner inmez; ilk gördüğüm pansiyona yöneldim. Güzelin yanına uzanmak için yer istedim; çünkü pansiyon iddia edilen yemyeşil gözlerden birinin yanağında idi. Demek ki ağlasa benim yanımdan akıp gidecekti ve ben onu yere düşürmeden avuçlayacaktım. Ya işte; “Aşk” böyle bir şey… Güzeli üzememek, onun ağlamamasına dayanamamak.
Ağva güzelini hayal ettim; sabaha kadar, uyku tutmadı beni. Saçlarını, zülfünü, yem yeşil gözlerini; endamını ve ellerini, kınalı ellerini hayal ettim; bir de günlük salınışını, konuşmasını, dileklerini, nazlarını, gülüşlerini, kızgınlıklarını tek tek resmettiğim hayal dünyamda. Onun mutsuz oluşuna, itilip kakıldığına, mutsuzluğuna ihtimal vermedim. Vermedim çünkü; onun sevmediği yaban ellere verildiğini; onun güzelliğini hoyratça kullanan sevdasız ellerde olmasına ihtimal vermedim. Zaten güzelin halinden, güzelin bakışlarından anlayan İstanbul gibi büyük aşkların şehrinden gelenlerin kadir kıymet bilenlerin çokluğundan haberdardım. Son kez penceremi aralayıp uyuyan güzele baktım. Sabah karşılaşmanın doyumsuz hallerini sayıklayarak uyudum.

Güneş güzelin saçlarında tutuşmuş
“Sarı saçlarını deli gönlüme sarmışım…” mırıldanışında uyandım. Sanki düğün benim düğün. Sanki güzel, sanki Ağva, aynaya bakıp beni düşlüyor ve sevinçten ağlıyor gibi… Çünkü ben bir güzellik gezginiyim; güzelliği şiirlerim; kılıcın çelikleşmesi için güzelin göz yaşlarını dökerim. Bir dediğini iki etmem hiçbir güzelin…
Gezerken izinsiz koklamam çiçeklerini. Rahatsızlık verecek kadar bakışlamam. Onu incitecek hiçbir şeyi başka sebeple alkışlamam. Akan yeşil gözlerine dalıp giderim, fakat onun dalgınlığına neden olmam. Rüzgarın onun saçlarında süzülüşünü kıskanırım; ancak onun fidanlarını kıran bir rüzgar olmam ben. “Ben ve Ağva” derken; Ağlatmadan söyleye bilirim her şeyimi…
Ağva’nın sarı saçlı olduğunu söylediler. Çünkü güneş hiç başından çekilmezmiş. Yalnız saçlarının arasındaki beyazlıklar da gözeden ırak değilmiş; çünkü yaşadıkları varmış… Kar taneleri de düşermiş başına. “Güzel dediğin; dört mevsim güzel olurmuş…” dedim içimden. “Demek ki Ağva’nın tüm halleri benimle..” diye sevindim.
Uzayıp giden sahiller; yani saça rengini veren bu koyluklar; sevgilinin topladığı saç gibi Ağva’da topuzlanırmış. Acaba Ağva’nın açlarını kim tarıyordur ki!. Balıkçılar mı; Fındık toplayan güzeller mi? Yoksa okumuş gençler mi? Belki de; konaklatan ve gelen yolcuya rehberlik yapan hancılardır! Kim bilir belki de Ağva gizli hayranlarına taratıyordur saçlarını; sevdalı kızlara ördürüyordur tellerini.
Ağva’nın saçları yani sahilleri; sap sarı… Bu saçlar omuzlarından düşerken gözlerinizi ayıramadığınız iki yem yeşil gözleri var: Çünkü Ağva iki nehrin arasında yüzlenmiş bir güzel.
İki yem yeşil nehir denize yani aşka kavuşurken; resmedilmiş tarihte. Onun için Ağva’ya sarı saçlarını yani sahillerini ve yem yeşil gözlerini yani iki nehrini görmeye gelen çok.
Aydan dünyaya bakılınca; sere serpe uzanmış; sarı saçlı ve yem yeşil bir çift göz görüyorsunuz; o güzel Ağva. Yalnız Ağva’nın yüzü aydan tam seçilemiyor; biraz yaklaşmak gerekiyor. Yani gezmek, oturmak, yürümek, dostlar edinmek gerekiyor.

Ben hafta sonu geldiğim için; Ağva benden yüz görümlüğü istedi. Yüz görümlüğü vermek; onu göreceğin anlamına gelmiyor; sadece duvaklı halini görüyorsunuz. Duvağını açmanız için ondan izin almanız gerekiyor. Peki güzelin izni nedir? Onun izini nasıl süreceğiz? Sanırım bunun için hafta sonu yetmeyecek!… Olsun; en azından o benim yüzümü görecek. Aklında kalacağımı umuyorum… Çünkü ben güzelleri karşılıksız severim. Amimiyetini suiistimal etmem; onu kullanmayı düşlemem; onu bölüşerek çoğaltmam. Onun saflığından, umutlu gülüşünden yararlanmam….
Ben güneşte tutuşurum; fakat onun saçlarındaki sarılık benim onu yakan hatalarımla olmaz!

Ağva’nın Yüzü
Saçları sarı; gözleri yemyeşil. Bunlar destan olmuş… Bilmiyorum; Ağva şiirleri var mı; türküleri, güzellemeleri, masalları dilden dile dolaşıyor mudur? Fakat hafta sonu çok dolaştım etrafında Ağva’nın; fakat yüzünü göstermedi bana! Naz yaptı belki de; veya yüzünde kapanmamış yara izleri vardı belki de… Belki de; sevdi beni, yüz vermeyerek bana yaklaştığını hissettirdi; “Bir daha gel…” diye fısıldadı belki de.

Dönerken bir şey hissettim. Ağva arkamdan duvağını açtı ve gülümsedi. Dönüp bakmaya kıyamadım.

Ağva otelleri ile ünlenmiş bir yanında yeşilçay bir yanında göksu dereleri ile güzelmi güzel bir kasaba.
Uzun ve pırıl pırıl kumsalları dillere destan bir karadeniz beldesi.
Daha çok göksu deresi kenarında sıralanan oteller butik tarzda hazırlanmış bölgenin de sosyo ekonomik yapısını oluşturmaktadır.

 

Ağva otelleri arasında 3 farklı güzellikte otel ağva gizemli nehir, ağva sahilyıldızı ve ağva tartaruga otel…
Ağva otelleri arasında bir seçim yapmak isterseniz ve ağva otellerinde konaklamak isterseniz mutlaka seçmeniz gereken işletmelerdir… Size ağva otelleri arasında nehir kenarında önereceğimiz ilk otel ağva gizemli nehirdir…

http://www.agvagizemlinehir.com
http://www.agvatartarugamotel.com
http://www.agvasahilyildizi.com